En Çok Korkulan Hastalık: Şizofreni

En Çok Korkulan Hastalık: Şizofreni
4.6 (92%) 5 vote[s]

EN ÇOK KORKULAN HASTALIK: ŞİZOFRENİ

Şizofreni eski çağlarda bir hastalık olarak değil, insanların içine kötü ruhların girmesi olarak kabul ediliyordu. Batılılar kötü ruhların hakim olduğu bedene zalimce davranmayı, kırbaçlama gibi çeşitli işkenceler yapmayı mübah kabul ediyorlardı. Batı dünyasının aksine, bizim kültürümüz ise şizofreniye çok güzel yaklaşımlar geliştirmişti; hastalar bimarhanelerde müzikle, su sesiyle tedavi ediliyordu.

Peki psikiyatrinin bir bilim dalı olarak kabul gördüğü günümüzde şizofreni tedavisi konusunda hangi noktaya gelindi? Bilim dünyası bu hastalık konusunda hangi aşamalardan geçti ve ne gibi çözümler üretti? Şizofreni gerçekten korkulması, saklanması gereken bir hastalık mı? Bütün bunları NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi’nde müzikle tedavi uygulaması yapan Psikiyatri UzmanıDr. Adnan Çoban ile konuştuk.

Öncelikle ruh sağlığı ve hastalıkları konusunda kısa bir bilgi alabilir miyiz?

Bugün psikiyatriye göre ruh; duygu, düşünce ve davranış örüntülerinin genel bir yansımasıdır. Ruh sağlığı beynin arzu edilen işlevsellikte çalışması iken, ruhsal hastalık bu işlevselliğin bozulması anlamına gelir.

Psikiyatrideki ruh kavramıyla teolojik ruh kavramı birbirine karıştırılmamalıdır. Yüzyıllarca böyle bir yanlış yapılmış; iki kavramın aynı şey olduğu düşünülmüş, ruh hastalıkları cin, büyü, şeytan gibi metafizik etkenlere bağlanmıştı. Psikiyatrinin ancak 20. yüzyılda pozitif bir bilim olarak kabul edilmesi ile bu iki kavram birbirinden belirgin şekilde ayrıldı. Bilim camiasının psikiyatrinin farkına varması ise ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında yapılan araştırmalarda ruh hastalıklarının beyindeki fonksiyon bozukluklarından kaynaklandığının kanıtlanmasından sonra oldu.

Şizofreni diğer psikiyatrik hastalıklar içinde nasıl bir yere sahip?

Şizofreni psikiyatrinin en meşhur ve en kötü hastalığıdır. Onu diğer psikiyatrik hastalıklardan ayıran en önemli özelliği şu an için tamamen düzelme şansının olmamasıdır. Yani bir insan şizofreni hastası olduğu zaman ömür boyu tedavi görmek zorundadır. O yüzden şizofreni en çok korkulan psikiyatrik rahatsızlıktır.

Şizofreniyi biraz anlatır mısınız; nasıl bir hastalıktır, nasıl bir seyir izler?

Genel kanaate göre genetik yatkınlığın neticesinde oluşur. Dopamin adı verilen maddenin aşırı salınımına bağlı bir dizi duygu, düşünce ve davranış bozukluğuyla seyreden bir sendromdur. Geniş bir belirti yelpazesine sahiptir. Kişide duygusal küntleşme olur; yabancılaşma, tuhaflaşma, içe kapanma görülür. Acayipleşme, anlamsız konuşma ve hareket tekrarları ortaya çıkar. Çağrışımlarda gevşeme olur; hasta, konular arasında irtibat sağlayamaz. Düşüncede fakirleşme başlar. İnisiyatif kullanma yeteneğinde gerileme olur.

En çok bilinen, sizin de bir uzman olarak hastalarınızda sıklıkla gördüğünüz şizofreni belirtileri nelerdir?

En meşhur belirti, hastanın olmayan sesleri duymasıdır. Buna “işitsel halüsinasyonlar” adını veriyoruz. Kişi kendi hakkında yorum yapan, emir vererek kendisini yönlendirmeye çalışan bir ses duyar.

Bir diğer meşhur belirtiler kümesi daha vardır: Hezeyanlar. Hasta çevresindeki insanların, hatta ailesinin kendisini yok etmek istediğini, öldürmek istediğini düşünür. Takip edildiğine, zehirleneceğine, kendisine komplo kurulduğuna inanır.

Bazı şizofrenler kendilerini mehdi, peygamber, hatta Tanrı zannederler. Dünyayı kendilerinin yönettiklerini sanırlar. Özel bir dinî veya millî misyonlarının olduğunu düşünürler. Uzaylıların beyinlerine çip yerleştirdiklerine ve düşüncelerinin okunduklarına inanan hastalar da vardır.

İLK İPUÇLARINA DİKKAT

Şizofreni birden ortaya çıkan bir hastalık mıdır, yoksa öncesinde birtakım işaretler verir mi?

Araştırmalar hastalığın önce bazı belirtiler gösterdiğini, ama bunların çoğu zaman fark edilemediğini ortaya koyuyor. Ailelerin aklına şizofreninin gelmemesi, hastalığın kişiye yakıştırılamaması ve bu konuda yeterince bilgiye sahip olunmaması gizli dönemde ortaya çıkan belirtileri fark edememenin başlıca sebepleridir. Kişide görülen içe kapanma ve mülayimleşme, cinsel yaşantıda ve ahlâkî durumda büyük değişimlerin yaşanması, davranış değişiklikleri, yanlış anlama ve yanlış değerlendirmeler, edilgenlik olarak adlandırdığımız pasiflik ve çekingenlik, mazbut bir kişiyken alkol ve madde kullanımına başlanması gibi davranışları şizofreninin gizli belirtileri, yol işaretleri olarak değerlendirebiliriz.

Bu hastalığın erken dönemde fark edilmesinin ne gibi yararları var? Erken tanının tedavi şansını arttırdığını söyleyebilir miyiz?

Bir kanser ya da organ hastalığı erken dönemde fark edilirse tedavi şansı artar. Şizofrenide de aynı kural geçerlidir. Gizli şizofreni döneminde teşhis edilen vakalarda tedavi şansı yüzde 100’e yakındır. Hastalık tablosu oturduktan sonra ise şizofreniyi tedavi etme şansı yüzde 60’a geriler. Terapiye devam edildiği takdirde bu oran yüzde 70’i bulur. Yani hastalık ilerlemişse tedaviden sonra kişi iyileşse bile tamamen eski haline dönemez. Bu yüzden ailelerin bu konuda dikkatli olmaları çok önemlidir. Anne-babalar bu tür bulgulara sahip çocuklarını mutlaka uzmana göstermeli, uzmanlar da hiçbir bulguyu küçümsemeden değerlendirmeli, mercek altına almalıdırlar. Bu sayede birçok şizofreni hastası, hastalığının daha ilk aşamasındayken tedavi şansı yakalayabilir.

Bir yerde şizofrenlerin çok sigara içtiklerini okumuştum. Bu doğru mu?

Dünya çapında yapılan araştırmalar bu bilgiyi destekler niteliktedir. Şizofreni hastalarının yüzde 50 ilâ 90’ının sigara kullandığı tahmin ediliyor. Bu oran genel nüfusa göre 27 kat fazladır. Diğer psikotik rahatsızlıklara oranla şizofreni hastalığında daha çok sigara içildiği bilinmektedir. Yapılan bir çalışmada hastaların yüzde 85 ilâ 90’ının hastalıktan önce sigaraya başladığı, kalanların yüzde 50’sinin ise hastalığın birinci atağından sonra günlük sigara içimine başladığı ortaya çıkmıştır. Bunu destekleyen başka araştırmaların varlığını da göz önünde bulundurarak sigara tüketiminin şizofreninin bazen bir önbelirtisi olabileceğini de vurgulamak isterim.

İsveç’te sigara-şizofreni ilişkisi üzerine yapılan bir araştırmanın bulguları da son derece ilginçtir. Bu araştırmada ergenlik döneminde çok fazla sigara içenlerin ileride şizofren olma riskinin daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır.

Bütün bu bilgilerden yola çıkarak aileleri, özellikle de anne-babaları, sigarayla hiç alâkası olmayan gençlerin aniden aşırı derecede sigara içmeye başlamalarıyla ilgili olarak uyarmak gerekir. Bu durum bir gizli şizofreni bulgusu olabilir; mutlaka dikkate alınmalıdır.

ŞİZOFRENLER VE ANNE-BABALARI

Sanırım şizofren çocukların tedavi ve bakımında yükün büyük kısmını anneler üstleniyor. Çocuğunun şizofren olduğunu öğrenen bir annenin öncelikle yapması gereken şeyler nelerdir?

Bu durum anneler için gerçekten güç bir durumdur. Besleyip büyüttükleri, mürüvvetini görmeyi arzu ettikleri yavrularının şizofreni hastası olduğunu ve bir daha eskisi gibi olamayacağını kabullenmeleri çok kolay olmaz. Bu noktada psikiyatra büyük iş düşer. Psikiyatr anneye hastalığı çok iyi anlatmalıdır. Hastalığın bugünü ve yarını hakkında geniş bilgilendirmeler yapmalı, olası durumların neler olabileceğini detaylı bir şekilde anlatmalıdır. Anneler bu sayede olayı daha kolay kabullenebilirler. Biz psikiyatri uzmanları şunu çok önemseriz: Kabullenme, bir hastalığın tedavisinin en önemli aşamalarından biridir; çünkü kişinin tedaviye uyumunu önemli ölçüde etkiler. Kabullenme aşamasını geçemeyen anne-babalar ne yazık ki tedaviyi aksatırlar. Zamanın yıllar boyunca boş yere harcanmasına sebep olurlar. Bu yüzden ailelerin hastalığı bir an önce kabullenip tedavi ekibiyle işbirliğine girmeleri çok önemlidir.

Bu çağrınızı ben de çok önemli sayıyorum. Çocuğu şizofren olan ailelerin kesinlikle yapmaması gerekenler de olsa gerek. Bunları da sıralayabilir misiniz?

Öncelikle hastalık kesinlikle yadsınmamalıdır. Hastalığın getirdiği yük ağır, zorlukları ve hissettirdiği suçluluk duygusunun etkisi ise fazladır ama aileler kesinlikle hastaya öfke duymamalıdırlar; şizofreniyi bir suç, hastayı da bir suçlu gibi görmemelidirler. Bazı aileler şizofreniyi kara bir leke olarak kabul ederler, hem kendilerinin hem de hastalarının şizofreniyle lanetlendiklerini düşünürler. Bazıları da bu hastalığı bir günaha karşılık verilen bir ceza olarak nitelendirirler. Oysa bu tarz düşüncelerden uzak durulmalı, hasta dışlanmak yerine kucaklanmalıdır.

Araştırmalar bize ailelerin ancak yüzde 40’ının korkusuzca hastalığın tedavisi için mücadele ettiğini, kalan yüzde 60’ının ise hastayla ilişkisini gizleme yoluna gittiğini gösteriyor. Halbuki gizlemek hem ailelerin yükünü, hem de hastalardaki suçluluk duygusunu arttırır. Bu sebeple şizofreninin bir beyin hastalığı olduğu bilinmeli ve gizlenmemelidir.

Bütün bunların haricinde ailelerin eleştirici tutumları, düşmanlık duyguları, aşırı uğraş gibi dışa vurulan duyguları da hastalığın gidişatını olumsuz etkileyen unsurlar olduğu için bu tür davranışlardan kaçınılması büyük önem taşır.

Sizin müzikle tedavi konusunda da önemli çalışmalarınız var. Şizofrenlerin müziğe ilgisi ne seviyededir? Bu alanda başarılılar mı?

Şizofreni hastalarının sanata, özellikle resim ve müziğe ilgileri yüksektir. Bu ilgileri hastalıklarının teşhisi ve gidişatın tespiti aşamasında biz psikiyatrlara da yardımcı olur. Sanatla uğraşmak, tedavi sürecini pozitif yönde etkiler. Mesela müzik dinlemek ve aktif olarak müzikal etkinliklerde yer almak şizofreni hastalarında gerilemiş olan psikolojik, sosyal ve zihinsel becerileri geliştirmeye katkıda bulunur.

Ben aynı zamanda Türk müziği sanatçısıyım. Uygulamalı müzikle terapi konserleri veriyorum. NPİSTANBUL Hastanesi’nde haftada iki gün hastalara canlı müzikle tedavi uyguluyorum. Bu Türkiye’de ilk kez gerçekleştiriliyor. Örneğin şizofreni hastalarıyla bir yıl süren bir çalışmanın sonucunda Türk sanat müziği eserlerinden oluşan bir konser hazırladık. Bu bir yıllık süreçte çok güzel sonuçlar aldık; hastaların duruşları, yüz ifadeleri, iletişim seviyeleri pozitif yönde değişti. Yaptığım bu ve benzeri çalışmalardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, şizofreni hastaları kolaylıkla şarkı söyleyebiliyor, çalgı çalabiliyor ve folklor gibi müzikle hareket aktivitelerini gerçekleştirebiliyorlar.

Şizofrenlerin diğer arkadaşlarıyla birlikte zaman geçirmelerini gerekli görüyor musunuz? Bunun ne gibi bir etkisi var?

Şizofreni esasen bir iletişim rahatsızlığıdır. Bazı zihinsel ve işlevsel yetenekler geriler; hasta dış dünyayla, yani çevreyle iletişime girmekte zorlanır. Eskiden yanlış bir zihniyetin neticesinde hastalar yıllarca tecrit ediliyor, depo hastanelerde toplumdan uzak tutuluyordu. Modern tıbba göre bu yanlış bir uygulamadır, araştırmalar şizofrenlerin tedavi için mutlaka toplum içinde tutulması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu yüzden hastalarla mümkün olduğu kadar iletişim kurulmalı, diğer insanlarla bir şeyler paylaşmasına izin verilmelidir. Bu aynı zamanda hastanın en temel hakkıdır. Şizofrenler için paylaşımın önemli olduğunu, iletişim kanallarının açık tutulması gerektiğini unutmamalıyız.

Sizce ülkemizde şizofreniyle ilgili yeteri kadar dernek var mı? Mevcut sayı yeterli mi?

Bu konuda canla başla, fedakârca hizmet veren derneklerimiz var, ancak sayıları yetersiz. Şizofren yakınlarının bu tür sivil toplum örgütleri oluşturma yönünde teşvik edilmesi gerekiyor. Çünkü bu örgütler, dernekler hem şizofreni hastalarına yardım etmek isteyen insanları organize etmede öncülük ederler, hem de devlet imkânlarının yetmediği yerlerde psikososyal programlar oluşturmada etkili olurlar. Ayrıca dernek kuran veya bu derneklerde aktif olarak görev alanlar sağlık profesyonellerinden daha çok istifade edebilme imkânını da yakalayabilirler.

Günümüzde şizofreni tedavisinde nasıl bir noktaya gelindi? Şizofreni yine en çok korkulan hastalıklardan biri olarak mı kalacak?

Tedavi sürecinde rahatlıkla kullanabildiğimiz yeni kuşak ilaçlar geliştirildi. Eski ilaçlar belki hastalığı tedavi etmede etkili ilaçlardı, ancak hastaların yaşam kalitelerini bozan yan etkileri sebebiyle kullanımları kısıtlanıyordu. Oysa yeni kuşak ilaçların bu tür yan etkileri yok; eski ilaçlar gibi hareket bozukluklarına yol açmaz, hormon dengesini bozmaz, zihinsel fonksiyonların gerilemesine sebep olmaz, hastayı uyutmaz ve uyuşturmaz. İlaçların yanında etkili terapi yöntemleri ve psikososyal programlar da tedaviyi destekleyen, başarısını arttıran unsurlardır. Bu gelişmelere baktığımızda şizofreninin artık korkulan bir hastalık olmaktan uzaklaşmaya başladığını söyleyebiliriz.

 

2 thoughts on “En Çok Korkulan Hastalık: Şizofreni”

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir